
Millet aya çıkıyor. Peki sen ne yapıyorsun?
Millet aya çıkıyor. Peki sen ne yapıyorsun?
Bu sabaha karşı saat 01:35 civarında, insanlık bir kez daha gökyüzündeki sonsuz boşluğa değil, doğrudan hedefe baktı.
54 yıl sonra.
Ay’a.
NASA’nın dev Space Launch System (SLS) roketi ve Orion uzay aracı, Cape Canaveral’daki (Florida, ABD) Kennedy Space Center’dan başarılı bir lift-off ile havalandı ve Artemis II görevi, yani Ay’a dönüşün ilk insanlı adımı, resmen başlamış oldu.
Belki çoğunuz uykudaydı ama ben NASA’nın resmi YouTube kanalından yaklaşık 6 saat süren canlı yayını an ve an takip ettim. Gökyüzüne, uzaya, gezegenlere, yıldızlara, evrenin bilinmezliklerine ve bunlara yanıt arayan uzay çalışmalarına merakım oldukça yüksek. İzleyenler canlı yayında bir ara “range” güvenliği sorunu yaşandığını fark etmiş ve “acaba görev ertelenecek mi?” diye endişelenmiştir. Yeri gelmişken “range” nedir kısaca değineyim: Bu, roketin menziliyle değil; güvenlik ve iletişim kapsama alanıyla ilgili bir durum. Bu tarz roketler fırlatılırken yer istasyonları ve takip sistemleri roketi sürekli izlemek zorunda. Bu sistemler, olası bir sapma durumunda uçuşu sonlandırma kararı verebilmeli ki daha majör bir sorun yaşanmasın. Eğer bu iletişim/izleme kapsama alanında bir kesinti riski varsa “range is no-go” deniyor ve geri sayım durduruluyor. Mesela fırlatma koridorunda uçak veya başka hava trafiği varsa ya da izleme sistemlerinde anlık bir uyumsuzluk/veri boşluğu riski oluşursa, bu da “range violation” veya “range issue” olarak geçiyor. Neyse, uzatmayayım. Lift-off’dan yaklaşık 1 saat öncesine kadar yaklaşık olarak 45 dakika boyunca bu sorun masadaydı ama “range is go” cümlesini duyup güvenli uçuşa onay çıkınca ben dahil bazılarımız içinden küçük bir heyecan fırtınası atlatmıştır muhtemelen. Ama sonuçta gerçek şu: Artemis II görevi başladı ve insanlık Ay’a doğru yine yola çıktı. Konuya duyduğum merakı ve ilgiyi, ufak bir derleme olarak sizlere aktarmaya çalışayım. Keyifli okumalar!
Aslında bu hikâye yeni değil. İnsanlığın Ay’la ilk ciddi teması, 1960’ların ortasında başladı. Soğuk Savaş’ın ortasında, bilim ile politik rekabet iç içe geçmiş ve bu yarışın en sembolik hedefi “Ay”. "Stüdyoda çekildi", “film setinde üretildi”, “Hollywood kurgusu” gibi komplo teorilerine inananlarla karşılıklı bir sohbete girmek istemem ama, inanmak istemeyenler olsa da 1969’da Apollo 11 görevinde ile birlikte Neil Armstrong ve Buzz Aldrin Ay yüzeyine ayak basan ilk insanlar oldular. Ne demişti Neil Armstrong: "İnsan için küçük, insanlık için dev bir adım" (orijinali: "That's one small step for [a] man, one giant leap for mankind"). Çok da haksız sayılmaz. Devamında Apollo Programı kapsamında toplamda 11 insanlı Ay görevi gerçekleştirildi ve bunların altısı yüzeye iniş yaptı. 1968 ile 1972 arasında Ay’a giden 24 astronottan 12’si Ay yüzeyinde yürüdü. Ve sonra uzun bir sessizlik başladı. Yaklaşık yarım asır boyunca insanlı Ay görevi yapılmadı.
Bugün yeniden Ay’a dönüşten bahsediyoruz ama bu dönüş, geçmişin tekrarından biraz farklı. NASA liderliğinde yürütülen Artemis Programı, yani insanlığın Ay’a dönüş planı, adım adım ilerleyen uzun vadeli bir proje. Amaç sadece Ay’a gitmek değil, Ay’da sürdürülebilir bir insan varlığı oluşturmak. SLS roketi, Orion kapsülü, Ay’a iniş sistemi ve uzun vadede kurulması planlanan bir Ay üssü. Hepsi bu büyük planın parçaları. Çünkü büyük resimde Ay, bir hedef değil; Mars yolculuğunun bir basamağı.
Bu planın ilk ciddi adımı aslında çok önceden atıldı. Artemis I, 16 Kasım 2022 tarihinde fırlatıldı ve tamamen insansız bir test uçuşu olarak gerçekleştirildi. Orion kapsülü Ay yörüngesine gönderildi, 25 gün süren görev boyunca derin uzay sistemleri test edildi ve araç başarıyla Dünya’ya 11 Aralık 2022 tarihinde geri döndü. Amaç basitti: İnsan göndermeden önce her şeyi sınamak. Artemis II, işte bu testin üzerine inşa edilen ilk gerçek adım.
Ama Artemis II’yi gerçekten farklı kılan şey sadece teknik ilerleme değil. “Time” Dergisi bu farklılıkları çok güzel yakalamış, ben de oradan öğrendim. Apollo döneminde Ay’a giden tüm astronotlar erkek, Amerikalı ve hepsi beyaz ten rengine sahip astronotlar. Program içinde farklı kökenlerden astronotlar olsa da Ay’a giden ekipler bu dar profilin dışına çıkmamış. Artemis II ile bu tablo değişmiş görünüyor. Christina Koch Ay’a gidecek ilk kadın oldu. Victor Glover ilk siyahi astronot olarak bu yolculukta yer aldı. Kanada’lı Jeremy Hansen ise Ay’a giden ilk Amerikalı olmayan astronot olmuş oldu. Geçen ay yazdığım bahar temalı blog yazısında değişimden bahsetmiştim. Bakın değişim burada da kendini göstermiş.
İşin teknik olarak çarpıcı bir başka tarafı da şu: Apollo 13, Ay’ın arka yüzünü dolanırken Dünya’dan en uzak noktada yaklaşık 158 mil Ay’ın ötesine geçmiş ve bu rekor tam 56 yıl boyunca kırılmamış ya da kırılamamış. Artemis II ise bu sınırı ciddi şekilde ileri taşıyacak ve yaklaşık 4.700 mil daha uzağa giderek insanlığın şimdiye kadar ulaştığı en uzak mesafeye ulaşacak. Bu, belki de ilk kez Dünya ve Ay’ın aynı karede, derin uzay perspektifinden görüntülenebileceği anlamına geliyor. Öyle bir fotoğrafı görmek eminim çok heyecan verici olacak. Resmi hedefe göre bir sonraki görev olan Artemis III ile Ay’a iniş yapılması planlanıyor ve tarih olarak 2028 konuşuluyor. Bakalım, bekleyip göreceğiz.
Tam da böyle bir dönemde, gökyüzü bize başka bir hikâye daha anlatıyor. Nisan ayının dolunayı, yani “Pembe Ay”. Kulağa iddialı geliyor ama Ay aslında pembe değil. Bu, daha sık duyduğumuz “Kanlı Ay” ya da “Süper Ay”dan farklı bir durum. “Pembe Ay” ismi, Nisan ayında açan ve baharın güçlü bir simgesi kabul edilen floks (Phlox subulata) çiçeklerinden geliyor. Yani mesele Ay’ın rengi değil, zamanlaması. Bu dolunay aynı zamanda “Paschal Moon” olarak biliniyor; yani ilkbaharın ilk dolunayı ve Batı dünyasında Paskalya tarihini belirleyen referans noktası. Bu günlerde Ay bazen ufka yakınken daha sıcak tonlarda, turuncuya hatta hafif pembeye çalan bir renkte görünebiliyor. Bu masalsı anı yaratan durum ise tamamen atmosferin ışığı süzmesiyle ilgili bir fizik meselesi. Büyüyü bozmak istemezdim ama gördüğümüz “renk”, doğa yasalarından köken alıyor.
Teorik olarak ülkemizden bu dolunayı görmek mümkün. Ancak pratikte işler biraz farklı. Nisan ayının Pembe Dolunayı, Türkiye saati ile 2 Nisan Perşembe günü saat 05:12’de en yüksek noktasına ulaşacak deniyor. Meteoroloji tahminlerine göre Türkiye genelinde bulutlu ve yağışlı bir hava beklendiği için bizler büyük ihtimalle bu anı bu sene maalesef göremeyeceğiz gibi duruyor.
Evet, bir tarafta on yıllara yayılan bilimsel birikim, mühendislik, hesap ve risk. Diğer tarafta gökyüzüne bakıp anlam arayan, isimler koyan, hikâyeler yazan insan. İkisi de aynı Ay’a bakıyor. Ama farklı nedenlerle. Birileri oraya fiziksel olarak ulaşmaya çalışıyor. Diğerleri oradan kendine anlam çıkarıyor, “Pembe Ay” diyor. Yetmiyor, üzerine tonlarca şarkı yazıyor: “Fly Me to the Moon – Frank Sinatra”, “Harvest Moon – Neil Young”, “To the Moon and Back – Savage Garden”, bizden bir örnek vermeden olmaz, “Aya Benzer Yüreğim – Mustafa Sandal”… Dahası da vardır, bunlar ilk aklıma gelenler. Karşısındakini ne kadar çok sevdiğini yeteri kadar ifade edemediğini düşündüğü noktada “to the moon and back” diyenlere bile ilham olmuş bu Ay. “Seni ölçülebilecek en uzak mesafe kadar seviyorum.” diyor ama bakıyor, basit bir hesapla “bu yeterli değil” deyip “…and back”i ekliyor hemen, yani “sadece gitmek değil, geri dönmek de dahil, toplamda iki katı. Anla işte.”. Sonuçta insanlığın ciddi bir kısmı tam olarak bilim ve duyguların kesiştiği yerlerden biri olan “Ay” ekseninde ilerlemeye devam ediyor görüldüğü üzere.
Elbette bu bir “herkes Elon Musk olsun” yazısı değil. “Haydi hepimiz Mars’a gidelim” romantizminin peşinde de değilim. Ama ister istemez şunu sormadan da duramıyorum: Peki bu esnada geri kalan bizler ne yapıyoruz? Sizler ne yapıyorsunuz? Gerçekten bir yere doğru gidiyor muyuz, yoksa sadece günleri mi tamamlıyoruz? Üretiyor muyuz, yoksa sadece meşgul müyüz? Bir hedefimiz var mı, yoksa yönsüz bir hareketin içinde miyiz? Aya gitmek, insanlık adına inanılmaz düzeyde heyecanlandırıcı, hatta bir eşik noktası. Ama bu gelişmeyi sadece bir sembol olarak ele alacak olursak geldiğim nokta şu: Senin yönün var mı? Bu anlamda herkesin “Ay’ı” farklı olabilir: Bir ameliyat masasında geçen saatler, bir öğrencinin hayatına dokunduğunuz bir an, yıllardır ertelediğiniz bir fikir, ya da sadece kendinin daha iyi bir versiyonuna doğru attığın küçük ama kararlı bir adım. Ama bir şey olmalı gibime geliyor. Çünkü dünya yerinde durmuyor. İnsanlık yerinde durmuyor. Ve bazıları gerçekten yola çıkıyor.
Bu yazıyı okuyanlar, gece gökyüzüne baktığında (ve şanslı olup dolunayı da görebilirlerse) aynı anda iki şeyi hatırlayabilir: Birileri gerçekten yola çıktı. Ve bazı yolculuklar sadece izlemek için değil.
Hayata Dair Küçük Notlar’ın ikincisini bir soruyla sonlandırayım diyorum. Millet aya çıkıyor. Peki sen ne yapıyorsun? Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
Prof. Dr. Merter Yalçınkaya
Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı – Ortopedik Onkoloji
Fotoğraf Galerisi


