
Brugge notları: Avrupa'da ortopedi eğitimi ve bir masal şehri
Mayıs ayının ikinci haftasında, 8–9 Mayıs 2026 tarihlerinde, UEMS Specialist Section of Orthopaedics and Traumatology ile EBOT’un (European Board of Orthopaedics and Traumatology) ilkbahar toplantısı için Belçika’nın Brugge şehrindeydik. Toplantı, şehrin tam merkezindeki Crowne Plaza Bruges’te gerçekleştirildi.
İki gün boyunca Avrupa’nın farklı ülkelerinden gelen 16 ülke delegesi, FORTE temsilcisi ve EBOT Sınav Başkanı ile birlikte, Avrupa’daki ortopedi ve travmatoloji eğitiminin harmonizasyonu üzerine oldukça yoğun ve verimli oturumlar yaptık. Toplantının ana gündem başlıkları arasında Avrupa’daki eğitim standartları, sürekli mesleki gelişim süreçleri, akreditasyon sistemleri, multidisipliner çalışma grupları, EBOT sınavlarının geleceği ve farklı ülkelerde yürütülen ulusal eğitim modelleri vardı. Özellikle EBOT sınav süreçleri, farklı dillerde yapılan sözlü sınav uygulamaları ve son dönemde giderek daha fazla önem kazanan eğitim standardizasyonu konuları dikkat çekiciydi. Bu çerçevede, geçen sene ülkemizde yürütülmeye başlanan ve Türkçe düzenlenen EBOT-TK Sözlü Sınavı sürecinin de toplantı gündeminde yer alması ayrıca anlamlıydı. EBOT Sözlü Sınavı’nı kendi ülkesinde kendi ana dilinde düzenleyen İspanya ve Belçika’dan sonra üçüncü ülke olmanın haklı gururunu taşıyorum.
Evet, kaldığım yerden devam edeyim. Toplantının bilimsel tarafı kadar sosyal organizasyonu da oldukça özenli hazırlanmıştı. Sint-Donaas Ruins’te düzenlenen akşam yemeği, tarihi atmosferiyle akılda kalan bölümlerden biriydi. Ertesi gün ise faytonlarla Brugge sokaklarında yapılan şehir turu ve Avrupa’nın en eski hastane yapılarından biri olan Sint-Janshospitaal ziyareti, toplantının akademik yoğunluğu ile şehrin kültürel dokusu arasında güzel bir denge kurdu.
Ve sonra… Brugge… Ne desem, ne yazsam eksik kalacak diye endişe ediyorum. Ama bir ucundan başlayayım, bakalım ne kadar yansıtabileceğim.
Bazı şehirler vardır; gezerken değil, sanki bir filmin içinde yürüyormuşsunuz hissi verir. Brugge tam olarak öyle bir yer. Burası için kullanılan “masal şehri” tanımı kesinlikle abartılı değil. Şehrin içine girdikten birkaç dakika sonra, neden bu kadar çok kişinin Brugge için böyle ifadeler kullandığını anlamaya başlıyorsunuz. “Kuzeyin Venedik’i” tanımı da aynı şekilde yalnızca turistik bir slogan değil. Kanallar şehrin her tarafına yayılmış durumda. Su, Brugge’de coğrafi bir unsur olmanın çok ötesinde, şehrin ritmini belirleyen temel karakterlerden biri gibi.
Şehir merkezi neredeyse bütünüyle korunmuş bir ortaçağ dokusuna sahip. Dar taş sokaklar, gotik ve neogotik cepheler, küçük kemerli köprüler, çan kuleleri ve kanal kıyısındaki eski tuğla yapılar arasında yürürken zaman algısı biraz değişiyor. Brugge’ün en etkileyici taraflarından biri de bu zaten: “restore edilmiş bir tarih dekoru” hissi vermiyor. Şehir hâlâ yaşayan bir yer ve bunu derinden hissediyorsunuz.
Brugge’ün tarihi 9. yüzyıla kadar uzanıyor. Viking akınlarına karşı savunma amacıyla kurulan küçük bir yerleşim zamanla Avrupa’nın en önemli ticaret merkezlerinden birine dönüşmüş. Özellikle 12. ve 15. yüzyıllar arasında şehir altın çağını yaşamış. Kuzey Denizi’ne açılan bağlantıları sayesinde İngiltere, İtalya, İspanya ve Hansa şehirleriyle yoğun ticaret yapan Brugge; kumaş, yün, baharat ve sanat ticaretinin merkezlerinden biri hâline gelmiş. Hatta bazı tarihçiler Brugge’ü erken Avrupa kapitalizminin doğduğu şehirlerden biri olarak tanımlıyor. Dünyanın ilk borsa benzeri ticari toplantılarının burada yapıldığına dair görüşler de var. “Bourse” kelimesinin kökeninin Brugge’de yaşayan Van der Beurse ailesine dayandığına dair anlatılar oldukça meşhur. Şehirde dolaşırken gördüğünüz ihtişamlı yapıların önemli kısmı da aslında bu ekonomik zenginliğin ürünü. Markt Meydanı, Burg Meydanı, lonca binaları ve gotik belediye sarayı ortaçağ Avrupa ticaretinin hafızası gibi adeta.
II. Dünya Savaşı sırasında zarar görmeden ayakta kalabilmiş olması da Brugge’ü özel yapan unsurlardan biri. Bu nedenle şehir merkezindeki tarihsel bütünlük hâlâ olağanüstü derecede korunmuş vaziyette.
Brugge tarihi merkezi 2000 yılından beri UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alıyor. Şehrin sembollerinden biri Belfry yani Brugge Çan Kulesi. Yaklaşık 83 metre yüksekliğindeki bu kule, yüzyıllardır şehrin siluetine hâkim durumda. İçerisindeki çan sistemi hâlâ çalışıyor ve belirli saatlerde bütün şehirde yankılanıyor. 366 basamakla çıkılan kuleye ulaştığınızda Brugge’ün kırmızı çatılarla kaplı panoramik görüntüsü gerçekten etkileyici.
Basilica of the Holy Blood ise ayrı bir atmosfer taşıyor. Küçük ama etkileyici bir yapı. Kilisenin en dikkat çekici tarafı, Hz. İsa’nın kanını taşıdığına inanılan kutsal relikin burada korunuyor olması. Her yıl düzenlenen “Holy Blood Procession” töreni de Brugge’ün en önemli dini geleneklerinden biri kabul ediliyor.
Birkaç sokak ötede yer alan Sint-Janshospitaal ise Avrupa’nın en eski hastane yapılarından biri kabul ediliyor. 12. yüzyıldan beri varlığını sürdüren bu yapı, yalnızca tıp tarihi açısından değil, aynı zamanda sanat tarihi açısından da önemli. İçerisinde ilk dönem Flaman Resmi ressamlarından olan Hans Memling’in eserleri bulunuyor. Bir ortopedist olarak böyle bir yapının içinde dolaşmak ister istemez farklı hissettiriyor. Yüzyıllar önce sağlık hizmetinin nasıl organize edildiğini düşünmeden edemiyorsunuz.
Şehrin bir başka dikkat çekici yönü de değirmenleri. Brugge çevresinde ve eski sur hattı boyunca hâlâ ayakta duran tarihi yel değirmenleri bulunuyor. Geçmişte şehirde onlarca değirmen olduğu biliniyor; bugün ise korunmuş durumda olan birkaç tanesi özellikle Kruisvest bölgesinde yer alıyor. Bu değirmenler, Brugge’ün yalnızca romantik bir kanal şehri olmadığını; aynı zamanda üretim, ticaret ve lojistik geçmişi olan bir merkez olduğunu da hatırlatıyor.
Brugge sanat açısından da oldukça güçlü bir şehir. Jan van Eyck ve Hans Memling gibi Flaman ressamlarının izleri burada çok güçlü bir şekilde hissediliyor. Groeningemuseum, Flaman primitiflerinden modern Belçika sanatına kadar uzanan çok önemli bir koleksiyona sahip. Şehrin tamamında zaten hafif bir “tablo içinde yürüyormuşsunuz” hissi var.
Bizim için hoş sürprizlerden biri de BRUSK festivaliydi. Tam o günlerde başlamıştı ve davetli sanatçılar arasında Refik Anadol’un da olması güzel bir tesadüf oldu. Bir tarafta yüzlerce yıllık gotik mimari, diğer tarafta yapay zekâ ve dijital sanat üzerinden üretilmiş çağdaş işler… Brugge bu iki dünyayı garip şekilde doğal bir uyum içinde taşıyabiliyor.
Tabii gastronomi kısmını da atlamamak lazım. Belçika çikolatası zaten başlı başına bir kültür. Brugge’de butik çikolatacılar adeta her köşe başında karşınıza çıkıyor. Özellikle praline kültürü oldukça güçlü. Bunun yanında waffle, midye, patates kızartması, yerel peynirler ve manastır geleneğinden gelen Belçika biraları şehrin gastronomik kimliğinin önemli parçaları. De Halve Maan Brewery gibi yüzyıllardır üretim yapan yerler hâlâ aktif durumda.
Bir detay daha: Brugge’de arabadan çok bisiklet ve yürüyüş ön planda. Şehrin ölçeği buna çok uygun. Zaten tarihi merkez büyük ölçüde yürüyerek keşfediliyor. Bu da şehrin sakin ritmini korumasına katkı sağlıyor. Akşam saatlerinde kanalların çevresinde yürürken Brugge biraz daha sessizleşiyor. Gün içinde turistlerle dolu olan sokaklar sakinleşiyor, suyun üzerindeki yansımalar belirginleşiyor ve şehir bir anda daha “gerçek” görünmeye başlıyor.
Sanırım Brugge’ü güzel yapan şey yalnızca mimarisi değil; şehrin temposu.
Sonuçta bu toplantı yalnızca akademik açıdan değil, kültürel olarak da oldukça zengin bir deneyim oldu. Avrupa’daki ortopedi eğitiminin geleceğini tartışırken, bir yandan da Avrupa’nın tarihsel hafızasını en iyi koruyan şehirlerinden birinde bulunmak toplantıya farklı bir anlam kattı. Ve itiraf etmeliyim, iki gün içerisinde bu masal şehrinde gördüklerim gerçekten nefes kesiciydi. Henüz yolu Brugge’e düşmemiş olanlara gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.
Bir sonraki UEMS-EBOT toplantısı Kasım 2026’nın ilk haftasında Atina’da gerçekleştirilecek. Brugge’den sonra şimdi sıra başka bir tarih katmanında. Atina’dan biriktireceğim yeni gözlemleri de sizlerle paylaşabilmeyi şimdiden heyecanla bekliyorum. Bir sonraki blog yazımda görüşmek üzere.
Prof. Dr. Merter Yalçınkaya
Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı – Ortopedik Onkoloji
Fotoğraf Galerisi

















